İngiltere ve İskoçya’da Bir Yolculuk: Londra, York ve Edinburgh Gezisi
Londra, Birleşik Krallık’ın başkenti ve en büyük şehridir. Tarihi, antik Roma dönemine kadar uzanır ve “Londinium” adıyla bilinir. Londra, yüzyıllar boyunca büyük bir kültürel, ekonomik ve politik merkez olmuştur. Kraliyet ailesinin ikamet ettiği Buckingham Sarayı gibi simgesel yapıları, Thames Nehri boyunca uzanan köprüleri ve tarihi anıtları ile tanınır. Şehir, aynı zamanda modern bir metropol olup, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilere geniş bir kültürel yelpaze sunar.
Londra, anayasal monarşi ve parlamenter demokrasi ile yönetiliyor. Kral III. Charles’ın simgesel olarak başında bulunduğu monarşi, İngiltere’nin tarihsel ve kültürel mirasının önemli bir parçasıdır. Parlamento, başbakan tarafından yönetilen hükümeti kontrol eder ve şehirdeki politik hayatı şekillendirir.

Londra’da Hava Durumu;
İngiltere’nin hava durumu genellikle değişken ve tahmin edilmesi zor olabilir, bu yüzden seyahatinizi planlarken bazı bilgilere sahip olmanız faydalı olacaktır. Yıl boyunca hava durumu değişkenlik gösterebilir; yaz aylarında sıcaklık 15°C ile 25°C arasında olup nadiren 30°C’ye ulaşabilirken, kışın sıcaklık 0°C ile 8°C arasında değişir ve kar yağışı nadirdir. Ülke genelinde düzenli yağışlar görülür, Seyahatiniz sırasında güncel hava tahminlerini takip etmek, hava durumu değişikliklerine hazırlıklı olmanıza yardımcı olacaktır.
İngiltere gezmek için en uygun ay hiç yok gibi.. Biz de o düşünceyle temmuz ayını gezi için planladık fakat hava durumu gündüz 15°C akşam ise 8°C civarındaydı ve hemen hemen her gün yağışlı ve serindi.
Londra’da Ulaşım;
Londra’da ister metro ağını ister otobüs seferlerini kullanıyor ol, ucuz ve pratik bir şekilde hizmet bedelini ödemek için Oyster Card’a ihtiyacın olacak. Yani Oyster Card, Londra’da ucuz bir şekilde toplu taşımayı kullanmayı sağlayan bir tür seyahat kartı. Oyster kartlarını istasyonlardaki gişelerden temin edebilirsiniz.
Londra’nın metro ağı, şehirdeki ulaşımın önemli bir parçasını oluşturur. Londra metrosu dünyanın en eski ve en büyük metro sistemlerinden biridir. Şehirdeki metro ağı, 11 farklı hat üzerinden hizmet vermektedir ve şehir merkezi ile çevresindeki bölgeler arasında hızlı ve etkili bir ulaşım imkanı sunmaktadır.
Bizim İngiltere için ayırdığımız süre 10 gün oldu. Bu zamanı şu şekilde planladık 7 gün Londra diğer 3 gün ise York ve İskoçya (Edinburgh) şehirlerine ayırdık.
İlk Gün: Doğa Tarihi Müzesi ve Covent Garden
4 saat süren bir uçuş sonrası Ankara’dan Londra’ya varışımızla, gezimiz başladı.
Londra’nın kültürel hazinelerinden biri olan Doğa Tarihi Müzesi, gezimizin ilk durağıydı. Müze, dünya çapında ünlü bir koleksiyon sunuyor. Özellikle dinozor iskeletleri ve devasa mavi balina iskeleti, ziyaretçileri etkileyen başlıca eserler arasındadır. Bu müze, sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de güzel bir deneyim sunuyor.

Müzenin mimarisi de kendine hayran bırakıyor; tarihi bir katedral gibi inşa edilmiş bu yapı, tam bir sanat eseri.

Ayrıca, müzenin geniş koleksiyonları arasında yer alan fosiller, mineraller ve dünyanın dört bir yanından getirilen örnekler, doğanın tarihini anlamak için eşsiz fırsatlar sunuyor. Özellikle müzenin en popüler bölümlerinden biri olan Hint Okyanusu ve Amazon Yağmur Ormanları sergisi, ziyaretçilere biyolojik çeşitliliğin büyüleyici dünyasını tanıtıyor.


Covent Garden’da öğle yemeğimizi yerken, bu bölgenin canlı atmosferi ve sokak sanatçıları bizi kendine hayran bıraktı. Burada, çeşitli mağazalar ve kafeler bulunuyor. Akşam ise Londra’nın zengin kültürel mirasının bir parçası olan bir opera gösterisi izleyerek günü sonlandırdık.


Victoria & Albert Müzesi ve Westminster Keşifleri
Victoria & Albert Müzesi (V&A), dünyanın en büyük sanat ve tasarım müzesi olarak bilinir ve 1852 yılında kurulmuştur. Müze, adını Kraliçe Victoria ve Prens Albert’tan alır ve geniş koleksiyonları ile tanınır. İçinde, seramik, moda, tekstil, mücevher, mobilya, heykel ve fotoğraf gibi birçok farklı sanat dalına ait eserler sergilenmektedir. Müzenin her katında, farklı kültür ve dönemlere ait eserleri incelemek mümkündür. Özellikle, Ortaçağ ve Rönesans galerileri, müzenin en popüler bölümleri arasındadır.
V&A’deki sergiler, sadece sanatın estetik değerini değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bağlamlarını da ortaya koyar. Geçici sergiler, dünyanın dört bir yanından sanat ve tasarım örneklerini Londra’ya getirir, bu da müzeyi her ziyaret edişinizde yeni bir keşif yapmanızı sağlar.







Victoria & Albert Müzesi’ni gezdikten sonra, Westminster’e doğru yola çıktık. Westminster, Londra’nın tarihi ve siyasi kalbi olarak bilinir. Burada ilk durağımız, İngiltere’nin en önemli dini yapılarından biri olan Westminster Abbey oldu. Gotik mimarisi ve içindeki tarihi anıtlar, bu manastır kilisesini özellikle etkileyici kılıyor. İngiliz kraliyet ailesinin taç giyme törenleri, düğünler ve cenaze törenleri için kullanılan bu kilise, tarih boyunca birçok önemli olaya tanıklık etmiştir.

Westminster Abbey’nin ardından, Parlamento Binası ve ünlü Big Ben saat kulesi ile karşılaştık. Parlamento Binası, İngiltere’nin siyasi tarihinin merkezi olup, mimarisi ve detaylı süslemeleri ile göz alıcıdır. Big Ben ise, hem yerel halk hem de turistler için Londra’nın simgelerinden biri haline gelmiştir.

Westminster bölgesindeki gezimizi, Thames Nehri’ni geçen Westminster Köprüsü üzerinde yürüyerek tamamladık. Bu köprü, Londra’nın nefes kesici manzaralarını sunar ve şehir silüetinin keyfini çıkarmak için ideal bir noktadır. Buradan, London Eye ve çevredeki diğer ikonik yapıları görmek mümkündür.

British Museum ve Chinatown
British Museum: Dünyanın Tarihine Yolculuk
Londra’nın kalbinde yer alan British Museum, dünya tarihinin ve kültürlerinin en büyük hazinelerinden birini barındırıyor. Bu muazzam müze, 1753 yılında kurulmuş ve o zamandan beri dünyanın dört bir yanından toplanmış milyonlarca eseri ziyaretçilere sunuyor. British Museum, sadece bir müze olmanın ötesinde, insanlık tarihine dair kapsamlı bir anlatı sunan bir zaman kapsülü gibi.

British Museum’un tarihi, doktor ve doğa bilimci Sir Hans Sloane’ın ölümünden sonra, onun geniş koleksiyonunun İngiliz hükümeti tarafından satın alınmasıyla başlar. Müze, 1759 yılında halka açılmış ve o zamandan bu yana sürekli olarak büyüyüp genişlemiştir. Müzenin mimarisi, neoklasik tarzın etkileyici bir örneğidir. Müzenin merkezinde yer alan Great Court, Norman Foster tarafından tasarlanmış cam çatısı ile ünlüdür ve dünya üzerindeki en büyük kapalı avlulardan biridir.


British Museum’un koleksiyonları, dünyanın her köşesinden gelen sanat eserleri ve tarihi objelerden oluşur. Eski Mısır’dan Çin’e, Yunanistan’dan İslam dünyasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Müzede, Rosetta Taşı gibi dünya tarihinin en önemli arkeolojik buluntuları da sergilenmektedir. Bu taş, hiyeroglif yazının çözülmesinde kilit rol oynamıştır ve Eski Mısır’ın tarihine dair önemli bilgiler sunmaktadır.

Elgin Mermerleri de müzenin en ünlü eserleri arasında yer alır. Atina’daki Parthenon’dan alınan bu mermer heykeller, Yunan sanatının zirvesini temsil eder. Diğer dikkat çeken koleksiyonlar arasında Asur kabartmaları, Pers hazineleri, Roma imparatorluk eserleri ve Afrika, Asya, Amerika ve Pasifik adalarından gelen eserler bulunur.


British Museum, sadece bir sergi alanı olmanın ötesinde, aynı zamanda önemli bir araştırma ve eğitim merkezidir. Müze, tarihi eserlerin korunması ve restorasyonu konusunda dünya çapında bir liderdir. Ayrıca, çeşitli eğitim programları, seminerler ve sergiler aracılığıyla ziyaretçilere ve akademik topluluğa bilgi sağlar. Müze, dijital koleksiyonları ve online kaynakları ile dünya çapında milyonlarca insana erişim imkanı sunar.



British Museum’da geçirdiğimiz dolu dolu bir günün ardından, bu mekandan ayrılırken tarih ve kültürle dolu bir günü geride bırakmıştık. Bu ziyaret, Londra gezimizin önemli bir parçası oldu ve şehirde geçirdiğimiz zamanı anlamlı kıldı. Londra’nın sunduğu bu çeşitliliği tekrar deneyimlemek için sabırsızlanıyoruz.
British Museum sonra modern sanat ve teknolojinin buluştuğu Outernet’i keşfettik.

Akşamı da Londra’nın canlı caddesi SOHO’da noktaladık. Burada, birçok restoran ve cafe bulunmaktadır, bu da burayı akşam yemeği için popüler bir nokta haline getiriyor.

Sanat ve Harry Potter: National Gallery ve Film Stüdyosu
National Gallery: Sanatın Kalbinde Büyüleyici Bir Yolculuk
Londra’nın Trafalgar Meydanı’nda yer alan National Gallery, dünya sanat tarihinin en önemli ve etkileyici eserlerine ev sahipliği yapmaktadır. 1824 yılında kurulan bu ünlü galeri, Avrupa resim sanatının yüzyıllar boyunca gelişimini gözler önüne serer. Ziyaretçiler, Rönesans’tan Barok döneme, Romantizm’den İzlenimcilik akımına kadar geniş bir yelpazede eserleri keşfetme fırsatı bulur.

National Gallery, İngiltere hükümeti tarafından satın alınan bir koleksiyon ile başlamış ve zamanla büyüyerek dünyanın en prestijli sanat galerilerinden biri haline gelmiştir. Galeri binası, 1838 yılında William Wilkins tarafından tasarlanmış ve Yunan Revival tarzında inşa edilmiştir. Binanın karakteristik ön cephesi, Trafalgar Meydanı’na bakan etkileyici bir sütunlu girişe sahiptir. Galeri, 19. ve 20. yüzyıllarda yapılan eklemelerle genişletilmiş, böylece daha fazla eserin sergilenmesi mümkün kılınmıştır.

National Gallery’nin koleksiyonları, 13. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan bir zaman dilimini kapsar. Galeride, yaklaşık 2.300 resim sergilenmektedir. Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raphael, Titian, Caravaggio, Rembrandt, Vermeer, Turner, Constable, Monet, Van Gogh gibi birçok büyük sanatçının başyapıtları burada görülebilir.




Galeri, yıl boyunca çeşitli özel sergilere ev sahipliği yapar. Bu sergiler, hem koleksiyonlarındaki eserleri hem de başka yerlerden ödünç alınan eserleri kapsar ve ziyaretçilere yeni perspektifler sunar. Müzenin kafesi, restoranı ve mağazası, ziyaretçilerin müze deneyimlerini tamamlamak için idealdir. Ayrıca, Trafalgar Meydanı’nın merkezi konumu, National Gallery’yi Londra’nın diğer önemli turistik mekanlarına yakın bir noktaya getirir.
Öğleden sonra ise Londra’nın en ünlü alışveriş caddelerinden biri olan Oxford Street ve Regent Street boyunca yürüdük.

Akşam da Harry Potter Film Stüdyosu turu ile büyülü bir deneyim yaşadık. Burada, film serisinin çekildiği setleri ve orijinal kostümleri görmek, Harry Potter hayranları için unutulmaz bir anıydı.











Imperial War Müzesi: Savaşın İzlerini ve İnsan Hikayelerini Keşfetmek
Imperial War Müzesi, savaş tarihine dair geniş bir koleksiyon sunuyor. Burada, I. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar çeşitli savaşların ve çatışmaların hikayelerini öğrenme fırsatı bulduk.

Müzenin koleksiyonları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Savaş araçları, kişisel eşyalar, belgeler ve fotoğraflar gibi birçok farklı obje, tarihsel olayları ve insanların deneyimlerini gözler önüne seriyor. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’na ayrılmış olan bölüm, ziyaretçilere savaşın dehşetini ve insanlık üzerindeki etkilerini derinlemesine hissettiriyor.
Londra’nın Gökyüzündeki Bahçesi: Sky Garden
Londra’nın kalbinde, 155 metre yükseklikte yer alan Sky Garden, şehrin nefes kesici manzaralarını sunan eşsiz bir destinasyon. Bu gökyüzü bahçesi, 20 Fenchurch Street binasının üst üç katında yer alıyor ve ziyaretçilere 360 derece panoramik bir Londra manzarası sunuyor.
Sky Garden, sadece bir gözlem noktası değil, aynı zamanda yemyeşil bitkilerle dolu bir bahçe, rahat bir kafe ve şık bir restoran ile dolu. Burada hem doğayla iç içe olmanın tadını çıkarabilir, hem de Londra’nın ikonik yapılarına farklı bir açıdan bakabilirsiniz.

Ziyaretçiler, önceden rezervasyon yaparak ücretsiz giriş yapabiliyorlar. Ancak, yoğun dönemlerde yer bulmak zor olabileceğinden, ziyaretinizi önceden planlamak faydalı olacaktır. Ayrıca, gün batımı veya gece ziyaretlerinde Londra’nın ışıklarını seyretmek, deneyiminizi daha da büyülü kılabilir.
Londra’nın Kalbinde Bir Yürüyüş: The Queen’s Walk
The Queen’s Walk, Thames Nehri boyunca uzanan hoş bir yürüyüş rotasıdır. Bu yolda yürüyerek Londra Kalesi’ni ziyaret ettik. Kale, Londra’nın tarihinin önemli bir parçasıdır ve içerisinde yer alan müzeler ile ziyaretçilere kapsamlı bir tarih dersi sunar.

Londra Bilim Müzesi – Hyde Park – Kensington Sarayı- Windsor Sarayı
Londra Bilim Müzesi, bilim ve teknolojinin büyüleyici dünyasına açılan bir kapı gibi. Müze, sadece tarihsel objeler sergilemekle kalmıyor; aynı zamanda ziyaretçilerine etkileşimli deneyimler sunarak bilimi eğlenceli ve anlaşılır hale getiriyor.
Müzeye adım attığınızda, ilk olarak uzay yolculuğunun tarihi gözler önüne seriliyor. Gerçek bir Apollo uzay kapsülüne bakarken, astronotların dünyayı terk edip evrenin derinliklerine nasıl cesurca adım attıklarını hayal edebiliyorsunuz. Tıp tarihine ayrılan bölümde ise, insanlığın hastalıklarla mücadelesinde nasıl ilerlemeler kaydettiğini ve modern tıbbın temellerinin nasıl atıldığını öğreniyorsunuz.

Sanayi Devrimi’ne odaklanan sergi, bu dönemin icatlarının ve yeniliklerinin günlük hayatımızı nasıl kökten değiştirdiğini gözler önüne seriyor. Devasa buhar makineleri, eski fabrikalardan kalma makineler ve çeşitli icatlar, bu devrimin etkisini hissettiriyor.

Londra Bilim Müzesi, sadece bilimin tarihini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda geleceğe dair umut verici bir bakış sunuyor. Bilim ve teknolojinin gelecekteki olasılıklarını keşfetmek ve bu heyecan verici alanda neler yapılabileceğini görmek için mükemmel bir yer. Bu müze, her yaştan ziyaretçiye ilham veren bir deneyim sunuyor.

Hyde Park: Londra’nın Yeşil Kalbi ve Sosyal Merkezi
Hyde Park, Londra’nın en büyük ve en ünlü parklarından biridir. 350 dönümlük geniş alanı ve çeşitli etkinlikleri ile hem yerel halkın hem de turistlerin favori dinlenme noktalarından biri olan bu park, tarihi ve doğal güzellikleri bir arada sunar.
Hyde Park’ın tarihi, 16. yüzyıla, Kral VIII. Henry dönemine kadar uzanır. Kral, burayı av alanı olarak kullanırken, 1637 yılında halka açılmasıyla park, toplumun sosyal ve kültürel yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Bugün, Hyde Park; piknikler, spor aktiviteleri, açık hava konserleri ve toplu etkinlikler için popüler bir mekandır.

Parkın en dikkat çekici özelliklerinden biri Serpentine Gölü’dür. Ziyaretçiler bu gölde kayıkla gezintiye çıkabilir veya kıyısındaki kafelerde oturup manzaranın tadını çıkarabilir. Serpentine’de ayrıca yüzme alanları da bulunur, bu da sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler için harika bir fırsat sunar.

Parkta yürüyüş yaparken karşılaşabileceğiniz diğer ilginç yerler arasında, Diana Anı Çeşmesi ve Albert Anıtı gibi yapılar bulunur. Ayrıca, parkın içinde yer alan Hyde Park Stables, ziyaretçilere at binme dersleri ve rehberli turlar sunar, bu da parkın doğal güzelliklerini keşfetmek için eşsiz bir yol sağlar.
Hyde Park, yıl boyunca çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapar. Yaz aylarında, konserler ve festivaller parkı canlandırırken, kış aylarında ise “Winter Wonderland” adlı etkinlik alanı, buz pateni pistleri, eğlence parkı ve geleneksel Noel pazarları ile ziyaretçilere etkileyici bir deneyim sunar.

Kensington Sarayı: Kraliyet Tarihi ve Modern Zarafet
Londra’nın kalbinde yer alan Kensington Sarayı, tarihi ve ihtişamı bir arada sunan büyüleyici bir yapı. Bu saray, yalnızca İngiliz kraliyet ailesinin geçmişteki yaşamlarına değil, aynı zamanda modern kraliyet üyelerinin de günlük yaşamlarına ev sahipliği yapıyor. Ziyaretimiz sırasında sarayın zengin tarihine, mimari güzelliklerine ve bugünkü kullanımına tanıklık ettik.
Kensington Sarayı, 17. yüzyılda inşa edilmiş ve kısa sürede Kraliçe Mary ve Kral II. William’ın resmi ikametgahı haline gelmiş. Bu dönemde yapılan genişletme çalışmaları ve iç dekorasyonlar, saraya bugünkü ihtişamını kazandırmış. Sarayın en ünlü sakinlerinden biri ise, çocukluğunu burada geçiren Kraliçe Victoria. Sarayı gezerken Victoria’nın gençlik yıllarına dair izler ve dönemin kraliyet yaşamına dair pek çok detayla karşılaşıyorsunuz.

Sarayın mimarisi, barok tarzının en güzel örneklerinden biri. İçerideki Devlet Daireleri, gösterişli duvar halıları, antik mobilyalar ve zarif sanat eserleriyle dolu. Bu alanlar, resmi törenler ve kraliyet davetleri için kullanılmış ve bugün de ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Ayrıca, sarayın odaları arasında dolaşırken, geçmiş yüzyılların atmosferini hissedebiliyorsunuz.
Kensington Sarayı, aynı zamanda Prenses Diana’nın da bir dönem yaşadığı yer olarak bilinir. Sarayın içinde, Diana’ya adanmış sergiler ve anı eşyaları bulunuyor. Bu sergiler, Prenses Diana’nın hayatına ve hayır işlerine odaklanarak, onun anısını yaşatıyor. Bugün ise, Prens William ve Kate Middleton gibi modern kraliyet üyeleri burada yaşıyor. Sarayın bazı bölümleri halka kapalı olsa da, dışarıdan sarayı ve bahçelerini görmek mümkün.

Sarayın çevresinde yer alan Kensington Bahçeleri, Londra’nın en güzel parklarından biri. Yürüyüş yolları, çiçek tarhları ve göletlerle dolu bu bahçeler, hem yerel halk hem de turistler için huzurlu bir kaçış noktası sunuyor. Özellikle ilkbahar ve yaz aylarında, bahçeler çiçeklerin rengarenk açmasıyla adeta bir tablo gibi görünüyor.
Kensington Sarayı’nı ziyaret etmek, sadece bir tarih yolculuğu yapmakla kalmıyor; aynı zamanda İngiliz kraliyet ailesinin günlük yaşamına dair bir bakış sunuyor. Saray, yıl boyunca çeşitli sergilere ve özel etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bu etkinlikler, sarayın tarihini, kraliyet ailesinin yaşamını ve İngiliz kültürünü daha yakından tanıma fırsatı sunuyor.
Windsor Sarayı: Kraliyet Dünyasına Açılan Kapı
Windsor Sarayı, İngiliz kraliyet ailesinin en ikonik ve tarihi yapılarından biri. Londra’nın batısında yer alan bu ihtişamlı saray, yaklaşık 1000 yıllık bir geçmişe sahip ve dünyanın en eski ve sürekli kullanılan kraliyet ikametgahlarından biri olarak biliniyor.

Windsor Sarayı’nın büyüleyici iç mekanlarını gezerken, kraliyet ailesinin yaşam tarzını ve tarihin önemli anlarını hissedebiliyorsunuz. Sarayın devasa salonları, nadide sanat eserleri ve etkileyici dekorasyonlarla dolu. En dikkat çekici yerlerden biri, kraliyet törenlerinin düzenlendiği St. George Şapeli. Burada, İngiliz tarihinin önemli figürlerinin mezarları bulunuyor ve İngiltere’nin en prestijli şövalye nişanı olan Dizbağı Nişanı’nın törenleri yapılıyor.
Buckingham Sarayı: Kraliyet Tarihi ve Günümüzün İkonu
Gezimizi Temmuz ayı içinde planladığımız için, Buckingham Sarayı’nın her yıl Temmuz ve Eylül ayları arasında halka açıldığı döneme denk geldik. Bu sayede, sarayın iç mekanlarını ve tarihini yakından görme fırsatını yakaladık.
Buckingham Sarayı, Londra’nın en ikonik yapılarından biri ve İngiliz monarşisinin resmi ikametgahıdır. Kraliçe II. Elizabeth’in uzun yıllar boyunca evi olarak bilinen bu ihtişamlı yapı, aynı zamanda kraliyet törenleri, resmi davetler ve devlet ziyaretleri gibi önemli etkinliklerin de merkezi olarak hizmet verir.
Buckingham Sarayı, 1703 yılında Buckingham Dükü için büyük bir şehir evi olarak inşa edildi. 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışıyla resmi kraliyet ikametgahı haline geldi. Sarayın mimarisi, klasik ve neoklasik tarzların birleşimi olup, özellikle ünlü Mimar John Nash’in çalışmalarıyla genişletilmiştir. Bu genişlemeler sırasında, sarayın doğu cephesi ve ünlü balkon eklenmiş, bu balkon bugüne kadar kraliyet ailesinin halkı selamladığı önemli bir sembol haline gelmiştir.

Sarayın çevresinde, İngiltere’nin en büyük özel bahçelerinden biri olan 42 dönümlük bir arazi bulunur. Bu bahçeler, yıl boyunca çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapar ve kraliyet ailesinin resmi yaz resepsiyonlarının düzenlendiği yerdir.

Sarayın iç mekanları, muhteşem sanat eserleri, antik mobilyalar ve kraliyet koleksiyonlarıyla süslenmiştir. Buckingham Sarayı’nda 775 oda bulunur; bunların arasında 19 Devlet Odası, 52 Kraliyet ve misafir odası, 188 personel odası, 92 ofis ve 78 banyo yer alır. Devlet Odaları, yılın belirli dönemlerinde halka açılır ve ziyaretçilere kraliyet ailesinin resmi kabul salonları, tören odaları ve diğer önemli alanları görme fırsatı sunar.

Saray, her gün düzenlenen Muhafız Değişimi töreni ile de ünlüdür. Bu ritüel, hem yerel halk hem de turistler için popüler bir etkinliktir. Muhafızlar, kırmızı üniformaları ve ünlü ayı postu şapkaları ile göz doldurur.

Buckingham Sarayı, sadece bir kraliyet konutu olmanın ötesinde, İngiliz monarşisinin sembolik bir merkezi olarak kabul edilir. Tarih boyunca, birçok önemli tarihi olaya ve anma törenine ev sahipliği yapmış olan bu saray, İngiliz kültürünün ve mirasının ayrılmaz bir parçasıdır.
York ve Edinburgh’a Yolculuk
Trenle York’a hareket ettik. York, tarihi yapıları ve ortaçağ atmosferiyle büyüleyici bir şehirdir. York Castle Müzesi’nde, şehir tarihini detaylı bir şekilde öğrendik. Ayrıca, Jorvik Viking Merkezi’nde Viking tarihine dair birçok ilginç bilgi edindik. Clifford Tower, şehrin panoramik manzarasını sunan tarihi bir kale.


York’un Orta Çağ’dan kalma sokakları, şehre adeta bir zaman yolculuğu yapma fırsatı sunar. Shambles olarak bilinen dar ve kıvrımlı sokaklar, tarihî dükkanlar ve kafelerle doludur. Burada yürüyüş yaparken, eski zamanlara ait atmosferi hissedebilir ve küçük butiklerden alışveriş yapabilirsiniz.
York, sadece tarihi değil, aynı zamanda kültürel zenginlikleriyle de dikkat çeker. York Şehir Müzesi, şehir tarihini kapsamlı bir şekilde sunarken, National Railway Museum ise demiryolu tarihine dair geniş bir koleksiyon sergiler. Ayrıca, York’un düzenlediği festivaller ve etkinlikler, şehrin canlı sosyal yaşamının bir parçasıdır.
Edinburgh: İskoçya’nın Tarih ve Kültür Başkenti
Edinburgh, İskoçya’nın başkenti olarak, tarihî dokusu ve kültürel zenginlikleri ile büyüleyici bir destinasyon sunar. Orta Çağ’dan günümüze uzanan etkileyici yapıları, canlı kültürel sahnesi ve etkileyici manzaraları ile Edinburgh, her gezginin keşfetmek isteyeceği bir şehir.

Edinburgh’un kalbi, tarihi Edinburgh Kalesi’nde atar. Şehir merkezindeki tepeye konumlanmış bu kale, İskoçya’nın kraliyet tarihinin önemli bir parçasıdır. Kaleyi ziyaret ederken, tarihi surları, görkemli kraliyet odalarını ve muazzam şehir manzarasını keşfedebilirsiniz.

Şehir, iki ana bölgeden oluşur: Orta Çağ döneminden kalma Eski Şehir ve 18. yüzyıldan kalma Yeni Şehir. Eski Şehir’in dar sokakları, taş binaları ve tarihi yapıları, adeta geçmişe bir yolculuk sunar. Royal Mile, Eski Şehir’in kalbidir ve boyunca yürüyüş yaparken, birçok tarihi yapı, mağaza ve restoran keşfedebilirsiniz.



Edinburgh, kültürel etkinlikleriyle ünlüdür. Her yıl düzenlenen Edinburgh Festivali, dünya çapında sanatçıları, performansları ve gösterileri bir araya getirir. Bizde gezimizde bu festivale dahil olduk.




Holyrood Sarayı: İskoç Kraliyet Tarihinin Kalbinde
Edinburgh’un merkezinde bulunan Holyrood Sarayı, İskoçya’nın kraliyet ailesinin resmi ikametgâhıdır. 16. yüzyıldan bu yana tarihî ve politik olaylara tanıklık eden bu saray, Kraliçe Mary Stuart’ın yaşamına dair izler taşır. Zengin dekorasyonlu odaları, Büyük Galeri’deki kraliyet portreleri ve geniş bahçeleri ile dikkat çeker. Saray, günümüzde de kraliyet etkinlikleri için kullanılmakta olup, ziyaretçilere rehberli turlar sunmaktadır.


Museum of Childhood: Çocukluğa Yolculuk
Edinburgh’un kalbinde yer alan Museum of Childhood, çocukların ve çocukluk döneminin büyülü dünyasını keşfetmek için mükemmel bir yerdir. 1955 yılında kurulan bu müze, dünyanın ilk çocukluk müzesi olarak bilinir ve zengin koleksiyonlarıyla ziyaretçilere geçmişten günümüze çocukluğun evrimini gösterir.

Müze, oyuncaklar, oyunlar, kitaplar ve çocuk kıyafetleri gibi çeşitli eşyalarla doludur. Her bir sergi, farklı dönemlerin ve kültürlerin çocukluk deneyimlerini yansıtır. Ziyaretçiler, eski zamanların oyuncaklarından modern oyunlara kadar geniş bir yelpazede eşyaları görebilir ve kendi çocukluk anılarını hatırlayabilirler.
Eğer Edinburgh’u ziyaret ediyorsanız, bu benzersiz müzeyi keşfetmek için mutlaka zaman ayırın!
Türkiye’ye Dönüş
Edinburgh’dan Londra’ya ve ardından İstanbul üzerinden Ankara’ya 3 uçuş sonrası döndük.

İngiltere’deki 10 günlük gezimizin sonunda, bu güzel ülkenin tarihi dokusu, kültürel zenginliği ve doğal güzellikleriyle dolu anılarla döndük. Londra’nın hareketli sokaklarından York’un tarihi atmosferine, İskoçya’nın etkileyici manzaralarına kadar, her anı unutulmazdı.
Londra’ya adım attığımızda, bu şehrin enerjisini hemen hissettik. Tarihi yapılar, modern mimariyle iç içe geçmiş. Buckingham Sarayı’nın görkemi, Westminster Abbey’nin tarihi dokusu ve Tower Bridge’in zarafeti göz kamaştırıcıydı. Ayrıca, British Museum’da sergilenen dünya mirası eserler, şehrin kültürel zenginliğini gözler önüne serdi.
Londra’nın ardından, York’a doğru yola çıktık. Bu şehir, adeta bir masal kitabından fırlamış gibiydi. York Minster’in ihtişamı, dar sokakları ve eski taş evleriyle Shambles, zamanda yolculuk yapıyormuş hissi verdi. Jorvik Viking Merkezi’nde, şehrin Viking kökenlerini keşfetmek de ilginç bir deneyimdi.
Gezimizin son durağı olan İskoçya, doğanın ve tarihin iç içe geçtiği bir diyar sundu. Edinburgh’un tarihi kaleleri, şehrin üzerindeki mistik sisle birleşince, İskoçya’nın kendine özgü atmosferini oluşturdu. İskoçya’nın Highlands bölgesi, çarpıcı dağlar, derin göller ve yemyeşil vadilerle doluydu.
Bu 10 günlük seyahat, İngiltere’nin her köşesinde farklı bir hikaye keşfetmemizi sağladı. Londra’nın modernizmi, York’un tarihi ve İskoçya’nın doğası, bu ülkenin zengin kültürel mirasını gözler önüne seriyor. Her adımda, geçmişin izleriyle günümüzün güzelliklerini bir arada görmek mümkündü.
Gezgin Kalemi olarak, yeni keşiflerde buluşmak dileğiyle, başka seyahatlerde görüşmek üzere!
Devamını Oku




















































