Çevreyi korumak ne demektir?

Uzun yıllardır bu soruya benzer cevaplar veriyoruz.

Daha az enerji tüketmek…

Daha az su kullanmak…

Atıkları geri dönüştürmek…

Karbon emisyonlarını azaltmak…

Bunların her biri doğru. Hatta artık yalnızca çevre mühendislerinin değil, toplumun geniş kesimlerinin de benimsediği yaklaşımlar.

Peki ya artık bunlar yeterli değilse?

Endonezya’da ziyaret ettiğim Desa Potato Head bahsetmek istiyorum.

Yaklaşık 17 bin adadan oluşan bu ülke, yalnızca eşsiz doğal güzellikleriyle değil, aynı zamanda çevre alanındaki büyük sınavları ve yenilikçi çözümleriyle de dikkat çekiyor. Dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip ülkelerinden biri olan Endonezya, bir yandan plastik atık kirliliği ve hızlı kentleşme gibi sorunlarla mücadele ederken, diğer yandan bu sorunlara geliştirdiği yenilikçi yaklaşımlarla çevre dünyasının ilgi odağı hâline geliyor.

Son yıllarda Endonezya’da çevreye bakış açısında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bu değişim yalnızca kamu politikalarında değil; otellerden restoranlara, tasarım ofislerinden yerel girişimlere kadar birçok alanda kendini gösteriyor. Özellikle Bali’de turizm sektörü, doğaya daha az zarar vermenin ötesine geçerek bulunduğu çevreye nasıl katkı sağlayabileceğini sorguluyor.

Bu yaklaşımı yerinde görmek için ziyaret ettiğim Desa Potato Head ise ilk bakışta estetik mimarisiyle dikkat çeken bir otel gibi görünüyor. Ancak birkaç saat geçirdikten sonra anlıyorsunuz ki burası sadece konaklanan bir yer değil; çevreye farklı bir gözle bakmayı deneyen, fikirlerin uygulamaya dönüştüğü bir yaşam alanı.

2025 yılında The World’s 50 Best Hotels tarafından “Eco Hotel Award” ile ödüllendirilen tesis, bugün dünyanın en dikkat çekici çevreci turizm örneklerinden biri olarak gösteriliyor.

Ancak beni etkileyen ödülü değildi.

Beni etkileyen, kullandıkları tek bir kelimeydi:

Rejenerasyon.

Türkçeye “yenileyici” ya da “onarıcı” olarak çevrilebilecek bu kavram, sürdürülebilirlikten farklı bir bakış açısı sunuyor.

Çünkü sürdürülebilirlik çoğu zaman elimizdekini korumayı hedefler.

Rejenerasyon ise bulunduğumuz yeri, bulduğumuzdan daha iyi bir hâlde bırakmayı amaçlar.

Aradaki fark küçük gibi görünse de aslında geleceğin çevre politikalarını şekillendirecek kadar büyük.

Desa Potato Head’de bu anlayış yalnızca bir slogan olarak kullanılmıyor.

Tek kullanımlık plastiklerin büyük ölçüde kaldırılması, geri kazanılmış malzemelerle üretilen mobilyalar, atıkların yeni ürünlere dönüştürüldüğü Waste Lab, organik atıkların komposta dönüştürülmesi ve misafirlerin bu süreci yerinde görebildiği uygulamalar bu yaklaşımın günlük yaşama nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Tesis bugün atıklarının yaklaşık %99,5’ini düzenli depolama sahalarına göndermeden yeniden değerlendirebiliyor.

Aslında her şey basit bir gözlemle başlıyor. Ronald Akili, Bali kıyılarında gördüğü plastik atıkların bu cennet adaya yakışmadığını düşünüyor. Sonrasında hedefi sadece çevreci bir otel kurmak olmuyor; bulunduğu yere değer katan bir yaşam modeli oluşturmak oluyor.

Belki gelecekte başarıyı sadece ne kadar az kirlettiğimizle değil, doğaya ne kadar katkı sağladığımızla da ölçeceğiz.

Belki şehirler yalnızca enerji tüketimini azaltmayacak, kendi enerjisini üretecek.

Belki binalar sadece yağmur suyunu depolamayacak, bulunduğu ekosistemi de destekleyecek.

Belki işletmeler yalnızca karbon ayak izini azaltmayacak, bulundukları bölgenin doğasına ve toplumuna değer katacak.

Belki çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, daha az kirlenmiş bir dünya değil; kendini yenileyebilen bir dünya olacak.

Belki turizm sadece doğal güzelliklerden yararlanmayacak, onların korunmasına ve gelişmesine de katkı sağlayacak.

Belki de geleceğin çevre anlayışı, doğayı yalnızca korumak değil; onu bizden sonrakiler için daha güçlü, daha sağlıklı ve daha yaşanabilir hâle getirmek olacak.

Elif Rabia Gürbüz

Çevre Yüksek Mühendisi